Telepatiyle ilgili merak aslında modern çağda ortaya çıkmış bir ilgi değildir. İnsanlık binlerce yıldır zihinsel iletişimin mümkün olup olmadığını sorgulamıştır. Fakat sistemli ve deneysel araştırmaların başlaması 19. yüzyılın sonlarına dayanır. Bu dönemden itibaren telepati, hem bilim dünyasında hem de parapsikoloji alanında araştırılmaya değer bir fenomen olarak kabul edilmiştir.
Telepati üzerine ilk ciddi çalışmalar, 1880’li yıllarda İngiltere’de kurulan Society for Psychical Research (SPR) çevresinde toplandı. Bu grup, ruhsal ve psişik olayları sistematik biçimde inceleyen ilk kurumlardan biriydi. SPR araştırmacıları, insanların kelimeler olmadan birbirine düşünce aktarabildiğini iddia eden sayısız olayı kayıt altına aldı. Bu dönemde yapılan deneylerde bir kişi bir kart, şekil veya düşünceye odaklanırken diğer kişinin bunu hissetmesi ya da tahmin etmesi istenirdi.
- yüzyılın başlarında laboratuvar ortamına taşınan telepati testleri, parapsikolojinin temel konularından biri hâline geldi. En bilinen çalışmalardan biri, Amerikalı araştırmacı J. B. Rhine tarafından gerçekleştirildi. Rhine’nin geliştirdiği Zener kartları telepati testlerinin simgesi oldu. Üzerinde beş farklı sembol bulunan bu kartlar, bir kişi tarafından rastgele seçilir ve diğer kişiden bu sembolü zihinsel olarak “alması” istenirdi. Rhine’nin deneyleri, telepati fikrini bilimsel bir çerçeveye oturtmaya çalışması açısından önemliydi.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında telepati araştırmaları farklı bir boyut kazandı. Bazı ülkelerde zihinsel iletişimin savunma ve istihbarat alanlarında kullanılabileceği düşüncesi ortaya çıktı. Bu nedenle çeşitli deneyler kapalı laboratuvarlarda sürdürüldü. Bu çalışmaların çoğu gizli yürütüldüğü için detayları sınırlı bilinir, fakat telepati kavramının sadece akademik bir merak olarak kalmadığını gösteren ilginç bir dönemdir.
1960’lı ve 70’li yıllarda telepati araştırmaları daha çok duyusal yoksunluk, uzaktan algı, şamanik ritüeller ve bilinç hâlleri üzerine yoğunlaştı. Birçok deneyde, alıcı kişiyi dış uyaranlardan izole ederek telepatik algının güçlenip güçlenmediği incelendi. Bu çalışmalar, zihnin sakinleştiği zaman daha duyarlı hâle geldiğini gösteren örneklerle doludur.
Aynı dönemde telepati, sanat dünyasında ve popüler kültürde de sıkça konu edildi. Bilimsel deneylerden çok kişisel tanıklıklar öne çıktı. Aşıklar arasında yaşanan sezgisel bağlar, ikizlerin eş zamanlı hisleri, ani içsel “bilme” hâlleri telepati fenomenine olan ilgiyi artırdı. Bu örnekler bilimsel açıklamaların ötesine geçerek insanların günlük yaşamında telepatinin nasıl hissedildiğine dair güçlü bir algı oluşturdu.
1980 ve 90’lı yıllar telepati araştırmalarının daha çok laboratuvar deneylerine değil, insan deneyimlerine yöneldiği bir dönem oldu. Binlerce kişiden alınan raporlar, telepatik hislerin özellikle duygusal bağlarda daha sık ortaya çıktığını göstermesi açısından önemlidir. Bu yıllarda yapılan bazı çalışmalarda, iki kişinin duygu durumlarının eş zamanlı değiştiği gözlemlendi.
Günümüzde telepati deneyleri hâlâ çeşitli disiplinlerde inceleniyor. Bazı araştırmalar beyin dalgalarının senkronizasyonuna, bazıları sezgisel düşünmeye, bazıları ise duygusal bağların enerji etkisine odaklanıyor. Laboratuvar ortamında kesin sonuçlara ulaşılmamış olsa da, insanların telepatik deneyimlere dair paylaşımları tarih boyunca olduğu gibi bugün de devam ediyor.